
Jeopolitik Krizler ve Parasal Gevşeme Sürecinin Yeniden Başlaması
Küresel para piyasaları, Ortadoğu'daki çatışmalar nedeniyle yeniden parasal gevşeme ile karşı karşıya kalıyor. Merkez bankaları zor bir dönemde.
1 kez görüntülendi
Dünya, Koronavirüs pandemisinin ardından "kolay para" politikasını terk etmeye hazırlanırken, Ortadoğu'daki çatışmalar ve Hürmüz Boğazı'nın kapanması, küresel para piyasalarında yeni bir belirsizlik yarattı. Bu boğaz, en dar noktasında 29 deniz milini aşmayan genişliği ile her gün yaklaşık 20 milyon varil petrol ve gaz taşımakta; bu da dünya tüketiminin yaklaşık yüzde 20'sine tekabül ediyor. Bugün, tehditler ve saldırılar nedeniyle bu kritik geçiş noktasının kapanması, hükümetleri acil durum desteği adı altında milyarlarca dolar harcamaya zorladı.
Bu durum, salgın döneminde uygulanan geniş çaplı hükümet müdahale senaryosunu yeniden ortaya çıkarırken, merkez bankalarını hem enflasyon hem de derin bir durgunluk arasında bir "çifte kâbus" ile karşı karşıya bırakıyor.
ABD Merkez Bankası'nın (Fed) Aralık 2025'te niceliksel sıkılaştırma programını sona erdirip bütçesini 6,5 trilyon dolarda tutacağına dair açıklamasının üzerinden yalnızca birkaç ay geçti. Bu adım, "parasal normale dönüş" sürecinin son aşaması olarak değerlendirilmişti.
Ancak, petrol altyapısına yönelik saldırılar farklı bir tablo yaratıyor. Salgın sırasında likidite bireylere destek için yönlendirilirken, günümüzde hükümetler kaynaklarını enerji altyapısındaki hasarları onarmak ve özellikle Hürmüz Boğazı'nda sıkışmış dünya gübre ihracatının yüzde 30'unu dikkate alarak gıda tedarik zincirlerini güçlendirmek için kullanıyor.
Fed, piyasalar açılmadan önce 8,07 milyar dolar likidite sağladığını duyurdu. Bu hareket, Hürmüz Boğazı'ndaki gerginliklerin yarattığı güven kaybı endişeleri arasında Wall Street'in açılışı öncesinde piyasalar için bir nakit yastığı sağlamak amacıyla yeni bir niceliksel gevşeme döneminin başladığını gösteriyor.
Fed bu süreçte tek aktör değildi. Hürmüz Boğazı'ndaki abluka devam ederken, büyük ekonomik güçler fiyat şoklarını hafifletmek ve tedarik zincirlerinin durmasını engellemek için doğrudan mali destek paketleri açıkladı. Örneğin, Avrupa Komisyonu sanayi şirketlerini aşırı gaz maliyetlerinden korumak ve toplu işten çıkarmaları önlemek amacıyla 45 milyar euro değerindeki Enerji İstikrar Fonu'nu devreye aldı.
Japonya, çatışma bölgesinden uzakta alternatif nakliye maliyetlerini desteklemek ve stratejik petrol stoklarını güvence altına almak için 3,2 trilyon yen (yaklaşık 21 milyar dolar) değerinde acil durum paketi uygulamaya koydu. Bu adım, yerel yakıt fiyatlarının istikrarını koruma hedefi taşıyor. İngiltere ise haneler ve küçük işletmeler için ‘enerji kredisi’ niteliğinde 12 milyar sterlin ayırdı; bu adım, sıvılaştırılmış gaz kesintisi nedeniyle ısınma ve elektrik faturalarındaki beklenen artışa karşı önlem olarak planlandı.
Filipinler, ulaşım ve tarım sektörlerine doğrudan destek olarak 850 milyon dolarlık kaynak ayırdı. Bu önlem, merkez bankasının hedeflerinin üzerinde yaşanan enflasyon nedeniyle yaşam maliyetindeki artışın yol açabileceği sosyal huzursuzlukları önlemeyi amaçlıyor.
Mevcut durumun ciddiyeti, 2020-2022 yılları arasında dünyada yaşanan tarihi likidite hacmi göz önüne alınmadan anlaşılamaz. Koronavirüs salgınının zirve yaptığı dönemde, Fed’in bütçesi rekor seviyeye çıkarak 9 trilyon dolara ulaştı; bu, ABD gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık yüzde 35’ine eşdeğer.
Büyük merkez bankaları da bu sürecin dışında kalmadı. Avrupa Merkez Bankası, Acil Alım Programı (PEPP) kapsamında 1,8 trilyon eurodan fazla likidite sağlarken, İngiltere Merkez Bankası’nın tahvil alımları yaklaşık 895 milyar sterline ulaştı.
Likidite hamlesi yalnızca Atlantik’in iki yakasında sınırlı kalmadı. Uzak Doğu’da Japonya Merkez Bankası bütçesi rekor kırarak 730 trilyon yen sınırını aştı; bu, ülke gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 135’ine tekabül ediyor. Çin Halk Bankası ise küresel ticaretin aksamalarını önlemek için 1,2 trilyon yuan (yaklaşık 174 milyar dolar) sağladı.
Bugün bu rakamlar, finans çevrelerinde korkutucu bir referans noktası olarak değerlendiriliyor; analistler, petrol varil fiyatının 130 dolara ulaşmasıyla birlikte bu merkez bankalarının yeniden büyük miktarlarda para pompalayarak piyasayı destekleme olasılığından endişe ediyor.
"Çifte kâbus" olarak tanımlanan bu durum, para politikası yapıcılarının neredeyse tamamen hareket kabiliyetini kaybettiğini gösteriyor. Bir yandan fiyatlardaki patlama, faizlerin sert bir şekilde artırılmasını gerektiren "ithal enflasyon" baskısı yaratırken; diğer yandan maliyetlerdeki keskin artış, gelirinin yüzde 88'ini gıda, enerji ve barınmaya harcayan düşük gelirli kesimler üzerinde ağır bir yük getiriyor ve bu durum, tüketici borçlarında kriz riski doğuruyor. ABD’de, çatışmanın ilk 100 saatinde bütçe açığının 3,7 milyar dolar artması dikkat çekerken, 10 yıllık tahvil getirileri de 31 baz puan yükseldi.
Bu çelişkili durum, faiz artışlarını etkisiz bir araç haline getiriyor. Zira faiz artırımı kapalı bir boğazı açamazken, faiz indirimi kontrol edilmesi zor bir enflasyon dalgasını tetikleyebilir. Bu nedenle analistler, dalgalı seyreden tahvil piyasalarını desteklemek amacıyla teknik nitelikli bir niceliksel gevşeme sürecine yeniden dönülebileceğini öngörüyor.
Para politikalarında zorunlu gevşemeye dönüş, merkez bankalarının bağımsızlığını sorgulatırken, küresel tahvil piyasalarında kalıcı bozulma riskini de beraberinde getiriyor. 2025 sonuna kadar bilançoları küçültmek ve fazla likiditeyi çekmek için yoğun çaba harcayan merkez bankaları, bugün jeopolitik zorunlulukların "rehinesi" haline gelmiş durumda. Hürmüz Boğazı'nda uluslararası deniz yollarının açılıp kapanmasına ilişkin kararların, döviz kurları ve enflasyon üzerinde etkisinin; ABD istihdam verileri ya da Jerome Powell ve Christine Lagarde’ın açıklamalarından daha belirleyici hale geldiği görülüyor.
Bu gelişmelerle birlikte dünya, "enflasyonla mücadele" döneminden çıkarak daha geniş bir "kriz yönetimi" sürecine geçiş yapıyor. Ortaya çıkan tablo, 1970’lerin stagflasyon dönemini hatırlatırken, mevcut krizi daha karmaşık kılan önemli farklılıklar mevcut. Bugün maliyet yalnızca petrol fiyatlarıyla sınırlı kalmıyor; küresel havacılık sektöründeki aksamalar ve bölgedeki büyük teknoloji veri merkezlerinin zarar görmesi gibi etkiler de krizi derinleştiriyor.
Yaşananlar, ekonomik belirsizliğin en üst seviyeye ulaştığı bir döneme işaret ediyor. Geleneksel ekonomi teorileri, sahadaki gelişmelere karşı yetersiz kalırken, merkez bankaları bir yandan fiyat artışlarını kontrol altına almaya çalışıyor, diğer yandan ise zaten pandemi döneminden kalma yüksek borç yükü altındaki ekonomilere yeni likidite sağlamak zorunda kalıyor. Sonuç olarak, küresel para politikasının yönünü artık ekonomik göstergelerden çok jeopolitik gelişmeler belirliyor; ekonomi ise giderek bu sürecin pasif izleyicisi konumuna itiliyor.